<script type="text/javascript"><!--
google_ad_client = "ca-pub-8124993418961934";
/* 250X250 */
google_ad_slot = "5605691476";
google_ad_width = 250;
google_ad_height = 250;
//-->
</script>
<script type="text/javascript"
src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
</script>


 
AnasayfaAnasayfa  TakvimTakvim  SSSSSS  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
Sevgili Arkadaşlar,Sitemize 2 Tane Moderatör Aranmaktadır.Lütfen BURAYA Tıklayarak Moderatör Kurallarını Okuyunuz.
En son konular
» Jadde Bot Hilesi.!
Paz Mart 17, 2013 12:30 pm tarafından RecDolcia

» Cs 1.6 Fighter Fx 666 İndir
Perş. Ekim 25, 2012 4:31 pm tarafından antıteror16

» Metin2 Pvp Server Kurmak İçin Gerekli Dosyalar
Çarş. Haz. 20, 2012 8:15 pm tarafından onuruzgur

» Server Files Hataları Çözümü
Paz Haz. 03, 2012 5:42 am tarafından Iskender

» Merhaba Ben Iskender
Paz Haz. 03, 2012 5:34 am tarafından Iskender

» Metin2'yi 3D Gözlüğü İle 3 Boyutlu Olarak Oynayın.!
Paz Ekim 16, 2011 3:47 pm tarafından KarizmaJoJuk37

» 18 Wos Haulin Türkçe ve Türkiyede Oyna [ resimli ]
Paz Ekim 16, 2011 3:34 pm tarafından KarizmaJoJuk37

» Polemick - Çocukluğumu Geri Ver Bana Dünya İndir.!
Çarş. Eyl. 14, 2011 4:29 pm tarafından koruyucu26

» Ucanmt2 VPS Server
Salı Ekim 05, 2010 6:02 am tarafından sanane_mk

En iyi yollayıcılar
ReaL
 
burwelll
 
rapever4
 
şekişeki
 
hulusi033
 
Hydronoid
 
߀D!!
 
burwell
 
Admin
 
helptor
 
Merhaba
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
Reklam

Paylaş | 
 

 Knight Online Hikâye

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
ReaL
Admin
Admin
avatar

Tuttuğu Takım : 2
Ruh Hali : 12
Mesaj Sayısı : 477
Kayıt tarihi : 13/07/09
Nerden : ßeykoz

MesajKonu: Knight Online Hikâye   Cuma Haz. 25, 2010 10:36 pm

Bölüm
I: Dünya'nın Yaratılışı ve Savaşın Kökleri



Cesaretle savaşırsınız, onurla savaşırsınız... Peki aslında ne için
savaşırsınız?

Savaşımızı ve şövalyelerimizin neden savaştığını anlayabilmek için, çoğu
insanın unuttuğu bazı gerçekleri yeniden gün ışığına çıkarmalıyız.
İçinde bulunduğumuz anlaşmazlıkların kökleri evrenin başlangıcına dek
uzanmaktadır. Ne de olsa Dünya, hep bugünkü gibi bir yer değildi.

Bizim zaman olarak adlandırdığımız devirden çok önce, yalnızca mistik
bir boşluk ve bu boşlukta dolaşan çok eski ve şekilsiz enerjiler vardı.
Değişimin nasıl başladığı bilinmese de, zaman sınırı olmayan bu
enerjiler yavaş yavaş varlık buldu ve kendini bir gün hayat olarak
telaffuz edilecek kumaşa dokudu. Ve gelişen bu kumaştan bir iplik
parçası kendini ayırdı ve tek başına bilinç kazandı.

Bir süre sonra bu bilinç uyandı ve milyarlarca yıl içerisinde birer
yıldıza dönüşmüş olan yoğun enerjiler arasında dolaştı. Bu cansız
yıldızları seyrederken ilk kez bir duyguyu, üzüntüyü hissetti.

Bilinç kazanmış olan Logos adındaki bu güç, hayat yaratma görevini
üstlendi. Günlerce, ileride Carnac olarak anılacak dünyayı
şekillendirdi. İlk önce yeri yarattı, en yüksek dağları ve en derin
vadileriyle. Ardından masmavi gökyüzünü oluşturdu ve onu bulutlar ile
süsledi. Görevini tamamladığını düşünen Logos, rahatlamıştı.

Yarattığı dünyayı yukarıdan izledi ve dağların zirvelerini süpüren serin
rüzgar ile keyiflendi. Bulutlara dokundu ve daha önce hiç bilmediği o
hissi, ıslaklığı hissetti; tadına baktığında ise suyun saflığı ve
tazeliği karşısında hayrete düştü. Bir süre sonra karanlık ve kuru olan
yere baktı ve ilk defa, dağlar dışında dünyanın hiç de güzel
görünmediğini farketti. Dünya canlı değildi; ne konuşuyor, ne de
gelişiyordu. Başlangıçtaki enerjilerin aksine, ölümsüzlükten çok uzaktı.

Bulutlardaki nemi düşündü ve tecrübe ettiği o hazzı hatırladı. Ardından
toprağın da bu hazzı hissetmesi için bulutlara yağmuru emretti, ve
isteği gerçekleşti. 49 gün boyunca yağan büyülü yağmur ile suların
kayaları yontmasını sağladı, vadileri su kapladı ve okyanuslar oluştu.
Kısa zamanda bu dünya, kasvetli bir boşluktan sarkan turkuaz bir
mücevher gibi fevkalade bir görüntüye kavuştu; ancak Logos tatmin
olmamıştı. Yarattığı nehirlerin, okyanusların ve göllerin ihtişamına
tanıklık edecek birilerinin olması gerektiği kanaatindeydi. Kayalar ve
dağlar tek başlarına görkemliydi, fakat hiçbirinde hayat yoktu.

Logos, dağları şekillendirmekte kullandığı topraktan kalan son enerjiyi
kullanarak hayatı yarattı. Artık suda yüzen balıklar ve toprakta yetişen
ağaçlar vardı. Ardından yeryüzünde hayvanlar belirdi ve kuşlar
gökyüzünde büyük bir zerafet ile süzülmeye başladı. Ve son olarak Logos,
kendi görüntüsünün bir yansıması olan insanları yarattı. Kendisi gibi
dünyayı kendi ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirebilme gücüne sahip
olan ilk insanları, büyük nehirlerin yanına yerleştirdi. Orada,
gelişmeleri için gereken her şeye sahiptiler.

Bir müddet her şey yolunda gitti. İnsanlar tarafından artık bir Tanrı
olarak adlandırılan Logos, hoşnuttu. Yarattıkları da hallerinden
memnundu ve kendilerine bahşedilen dünyanın tadını çıkarıyorlardı.

Oysa yakında hepsinin huzuru bozulacaktı.

İnsan ırkını kendi şeklinde yaratma telaşındaki Logos, bir toprak
parçasına biçim vermeyi unutmuştu. Bu toprak parçası, en karanlık
vadide, yüzyıllar boyunca, güzel bir şeye dönüşmek için sırasını
bekledi.

İlk başta sabırlıydı.

Kendi kendine "Logos'un benim için özel bir planı var." diye
düşünüyordu. "Belki de beni neye dönüştüreceğine henüz karar veremedi."

Ancak biraz ilgi gösterilip sonra terkedilen her şuurlu varlıkta olduğu
gibi sabrı tükendi ve öfkesi kabardı. Logos'unkine benzeyen zekâsı
sayesinde, bu unutulmuş parça yavaş yavaş kendini şekillendirdi; hatta
insanların fiziksel sınırlarının ötesine ulaştı. Geçirdiği her değişimde
daha da güçlendi, ve unutulmuş olmanın etkisi ile daha çok nefret ile
doldu.

Logos, Unutulan'ı nihayet hatırladığında, her şey için çok geç olmuştu.
Unutulan, kendine Pathos adını veren bir varlığa dönüşmüştü. Logos'a
kafa tutabilecek kadar kuvvetliydi, fakat onun merhametinden,
sevgisinden ve kendi benzerini yaratma arzusundan uzaktı. Aksine,
Logos'un itinayla yarattığı her şeyi bozmayı arzu etti. İntikam almak
isteyen Pathos'un ilk hamlesi, dünyaya Logos'un en başından beri
hoşlanmadığı değişimi getirmek oldu.

Pathos'un getirdiği değişim yüzünden dört mevsim, gece ile gündüz, hayat
ve ölüm ortaya çıktı. Fakat bu Pathos için yeterli değildi; zira
kendisinin duyduğu acıyı ve terkedilmişlik hissini Logos'un da tatmasını
istiyordu. Pathos bir avuç kum aldı, ve her bir kum tanesini, ileride
insanlığın günahları olarak anılacak en karanlık dürtü ve duygular ile
doldurdu. Ardından insanoğlunun doğasına ektiği her zerre ile birlikte,
insanlar Logos'a yüz çevirmeye başladı. Aç gözlülüğü, şehveti, ve üstün
gelip yok etme arzusunu öğrendiler.

Pathos'u durdurmaktan aciz Logos ağladı.


Bölüm II: Kaosun Başlangıcı



Patos'un dünyayı değiştirmesinin üstünden epey zaman geçti. Logos'un
kendi ebedi zekası için sürekli dünyayı elinde tutma çabası, ölümün
yaratılışıyla parçalanmıştı. Kumaş değişmişti, çünkü yaşayanlar ölürse
yeni hayat onların yerini alıyordu. Logos'un yaratma gücü vardı fakat
yenileme gücü yoktu. Bu arada her ne kadar Patos'un isteği dışında olsa
da, ölüm ve yaşam arasındaki farklılık yeni bir varlık oluşturdu. Ölüler
tarafından geride bırakılan enerjiden yeniden hayat oluşturma görevi
yeni bir tanrıya düştü. Bu hayat tanrıçası Akara'ydı.

Dünya ile çok az ilgilenen Logos ve Patos'dan farklı olarak, Akara her
canlı ile iletişim halindeydi. Yaşlıların yaşlanıp ölmesini izledi ve
yerlerine gençlerin gelmesini sağladı. Dünya'da yaşayan canlıları
anlamayı öğrendi. Onların gerçek yaratıcısı olmamasına rağmen, kendisi
yaratmış gibi sevdi. Zamanla, Logos'un daha da uzaklaştığını farketti.
Logos yarattıklarının değiştirilmesinden doğan acıya
katlanamayacağından, onları ihmal etti.

Akara, "Belki bu çocukların yükümlülüğünü ben almalıyım.” diye düşündü.

Kaderde olduğu gibi, onları kendine ait yapma girişimi geri çevrildi.
Logos yarattıklarından daha da uzaklaşacağından korktu. Akara'ya
sorumluluklarına geri döneceğine söz verdi. Tanrıça, bu sözden tatmin
oldu ve bu isteğinden vazgeçti. O ilgilenilen bir dünya istiyordu.
Kendisi dahi bunu farketmemiş olmasına rağmen, içten içe bu onurun
kendisine ait olmasını istedi.

Logos sözünü yerine getirirken, Patos tekrar ortaya çıktı. O Logos'un
ilk yarattıkları olan, rüzgarı hissettiği ve bulutlara dokunabilmesini
sağlayan dağlara zarar vermeye kararlıydı. Rahatlıkla, Carnac'ın
özündeki ateşi çağırdı. Daha evvelden beri duran güçler eridi ve
dağların zirvesine gelip lav kraterlerini oluşturdu. Logos çok sevdiği
dağlarının yok olmasından korkup Patos'u durdurmakta yavaş kalmıştı.
Patos dağlara darbe vurup her volkana zarar veriyordu. Yok edici güçler
akarak önlerine çıkan her şeyi yakarak içlerine alıyordu. Ormanlar ve
içinde yaşayanlar yok edildi, nehirler bir hiçliğe doğru kaynadı, ve
insanlar ortaya çıkan bu güç karşısında korkudan taş kesildi.

Nesiller sonra, Akara yok edilen ormanların çoğunu yeniledi. Hayvanlar
dünya üstünde tekrar dolaşmaya ve nehirler eskisi gibi tekrar akmaya
başladı. İnsanlar da kayıplarını tekrar tedarik ettiler. Yeni kuşakların
çoğu atalarının başından neler geçtiğini bilmiyorlardı. Onlara göre,
sessiz dağlar arada bir ateş kusuyordu, yapmaları gereken onların
cezbedici büyüsüne karşı ihtiyatlı davranmaktı. Aslında, bir çoğu
oralara ayak basmak bir yana, oralardan aşağıyı Logos'un bir zamanlar
yaptığı gibi seyretmiyorlardı bile. Bundan dolayı Logos yeniden kendi
içine çekildi ve olan bitenle de hiç ilgilenmedi.

Bu kez Akara, Logos'un üstlenmesi gerektiği görevi almaya kararlıydı.
Fakat onun kolayca vazgeçmeyeceğini bildiğinden, yaşamın iyiliği için
zayıf kalpli Logos ve zararlı Patos'dan kurtulmak için komplo tasarladı.

Diğer tanrıların bilmediği fakat Akara'nın bildiği bir tanrı daha vardı.
Bu tanrı yok etmekten başka bir şey bilmeyen Cypher'dı. Bazıları,
Cypher'ın Carnac'a kendi metodlarıyla yok etme fikrini yerleştiren Tanrı
olduğuna inanırdı. Patos değişimden sorumlu olsa bile, onun doğasında
yok etmek yoktu. Birçok tarihçi bu konu üstünde yıllarca tartışacaktır.

Kendisine Cypher'ın bu varlığı söylendikten sonra, Logos sürekli olarak
Akara'ya bu yeni tanrı hakkında sorular sormaya başladı.

"Cypher'ın nasıl var olduğunu ben bilmiyorum, fakat bir şey kesin o da
onun yaratma gücünün olmadığı. O toprağı dağların üstüne öremez, yağmuru
kara dönüştüremez ya da bu dünyaya hayat getiremez. Yapabildiği şey en
büyük dağı en küçük toz halinde öğütmek, karı buhar yapmak, ve yaşayan
her şeyi vurmak. Onun yoketme gücünden başka bir şeyi yok. Patos'tan
kurtulmak için onun gücüne ihtiyacın var."

Bunu duyar duymaz, Logos Cypher adlı bu tanrıyı aramaya koyuldu. Kendi
dünyasının eski düzenine döneceğinin hayaliyle yola çıkarken, tanrıçanın
belli belirsiz gülümsemesini farkedemedi.

Karşılaştıklarında, Cypher, Logos'un düşündüğü gibi gücü yansıtan bir
obje değildi. Aksine, muhteşemliğinin tersini yansıtıp yorgun ve bitkin
gözüküyordu ve diğer tanrılarda olan ihtişam onda yoktu. Her şeye rağmen
Logos hayat tanrıçasına güvendi ve Cypher'dan bir iyilik istedi...

Akara'nın Cypher'a daha önce yaklaştığını ve kendinden öncekileri yok
etme fırsatından bahsettiğinden habersizdi. "Patos'u öldürmelisin." diye
önerdi, Akara. "Logos, idealist ve zayıf onu zevk için bile
öldürebilirsin." Cypher Akara'ya güvendi. Ne de olsa yaşamın saflığı,
içinde hiç bir kötülük bulundurmazdı.

Patos'la karşılaşmanın hazırlığını sürdürürken, Logos etrafına bulutlar
çizdi. Bulutlardan öyle güzel keskin bir cisim yaptı ki bu o cismin
ölümcüllüğünü maskeledi. Onu Cypher'a verdi ve birlikte Patos'un
yaşadığı yer olan Carnac'ın en derin vadisine gitmek için yola
koyuldular.

Vadinin ağzında durdular. Değişim tanrısının böylesine verimsiz bir
yerde yaşaması ilginçti. Yaklaştıklarında, Patos gölgelerin arasından
dışarı çıktı. Varolan en iyi tahtadan yapılmış bir mızrağı vardı. Bu
mızrak etrafına yaşamın ta kendisini yayıyordu ve içinde belirli bir
sakinlik vardı, tıpkı sakin bir orman gibi. Böyle bir silahı sadece
"biri" yapabilirdi.

Bu ikisinin gelişiyle ilgili olarak Patos'u ziyaret eden bu "biri"
sabırla kaçınılmaz olarak düşündüğü şeyi bekliyordu: Logos'un, Patos'un,
ve belki biraz şansla Cypher'ın sonunu!

Savaş çok kızışmıştı, Cypher saldırırken mücadelecilerin ağzından bir
kelime bile dökülmedi. Patos sadece ayakta durup saldırıları kesiyor ve
yapabilirse karşılık vermeye calışıyordu. Logos da savaşı izleyip,
Patos'un sonunun gelmesi için dua ediyordu.

Eşit güçlü tanrılar, kendilerine avantaj sağlamak için kişisel güçlerine
döndüler. Patos, yıldızları ve güneşi silip dünyayı karanlığa boğdu.
Zaten karanlık vadiyi çok tanımayan Cypher iyice körleşti. Patos,
mızrağıyla rakibini omzundan yaraladı. Çok kızan tanrı, vadiyi içindeki
bütün kayaları aleve vererek yok etmeye başladı. Alevlerin ortalığı
aydınlatmasıyla tekrar görmeye başladı. Bu sırada Patos'u yanan ormanın
saçtığı ışıktan yararlanarak fark etmişti...

Bu andan yararlanıp ileri atıldı ve Patos'un sol eline şiddetle
saldırdı.

Patos, sanki kanı içinden çekilmişcesine bağırdı. Cypher ve Logos
zaferle ona bakarken, Cypher ve Patos'un içinde enteresan bir şey olmaya
başladı. Dış görünüşlerinde bir değişiklik olmamasına rağmen, onların
hayat gücü parçalandı ve birbirlerinin içinde yeniden şekil aldı. Biraz
büyüyle, Patos şimdi Cypher'ın vücudunda yaşıyordu. Cypher'ın özü biraz
önce yaraladığı Patos'un bedenindeydi...

Acı içinde olmasına rağmen Cypher'ın ruhu ölümün kolayca gelmesini
reddetti. Son olarak, mızrağı aldı ve kendi vücuduna, kendinden çalınan
vücuda sapladı. Kendi dehasını yansıtan Patos yoketme Lord'u tarafından
kendine atılan mızraktan kaçmadı.

Cypher ölürken Patos öldü. Cypher daha da zayıfladı. Vadi yanarken Logos
kaçınca daha da yalnız kalmıştı. O sırada anladı ki artık onun güçleri
yok etmeye yaramıyordu. Fakat biraz çabayla değişimi Patos'un kullandıği
gibi kullanabildi. Bütün güçlerini yaralı koluna odaklayarak, önce
kanamayı durdurdu. Sonra da kas ve kemiklerini çekerek kaybolan organın
yerini tutmasını sağladı.

Tamamen iyileşip, yeni gücünü bulup herkesin duyacağı şekilde bağırdı:
"Yeniden doğdum. Dengim yok. Korkun benden!"

Gücünü göstermek için vadiyi paramparça etti, ve taştan olmayan fakat
camdan bir abide meydana getirdi. Bu abide her yöne bakan keskin
kenarları ile belki güzel değildi, ama gene de değerinden bir şey
kaybetmemişti. İnsanlar, toplu halde gidip tanrıları Cypher'a biat
ettiler.

Bölüm III: Pianna Şövalyeleri'nin Hikayesi



Yaratılış kumaşının hassas bir yapısı vardı. Patos'un ve Cypher
kimliğindeki yeni Patos'un getirdiği değişikliklerle, Carnac değişim
sinyalleri vermeye başladı. İlk başta, çok önemli olmayan değişimlerdi
bunlar. Çiceklerin kokusu yok olmaya, mevsimler tahmin edilemez bir hal
almaya, ve o arada bir kahverengi su akmaya başladı. İnsanların
farkettiği bu şeylere yorumuysa şu oldu: "Hiç bir açıklamaya gerek yok,
bazen bir şeyler oluverir."

Bütün bunlar Cypher'ın yaptıkları değildi, kendisine göre o yeni bulduğu
bu öznelerle çok meşguldü. Yıllar sonra, insanoğlu altı büyük krallığa
bölündü: savaşçılığıyla ünlü Cole ait Hellsgarem, limanları ve gemileri
çelikten Buegrant, beyaz şehir Ardream, hasadı muhteşemliğiyle ünlü olan
Planisad, ticaretin merkezi Brisbia, ve en son olarak da bütün
bunlardan en uzaktaki El Morad...

İşte bu zamanlarda, ilginç yaratıklar Carnac'ın her tarafında görünmeye
başladılar. Önceleri, onların kurtlar, ayılar veya diğer vahşi
hayvanlardan olabilecekleri sanıldı.

Ama onlar farklıydı.

Her geçen yıl farklılıkları daha da büyüdü. Taştan varlıklar, sihir, ve
her şeyden kötüsü daha önce arkadaş olanlar şimdi anime edilmiş, yaşamı
kendilerinin anladığı bir ortama dönüştürmeye, yani ölümü getirmeye
çalışan cesetler olarak yeniden dünyaya gelmişti.

Uzun zaman geçmeden, bu cehennemden gelen yaratıkların sayısı öyle çok
arttı ki, yüksek duvarların ve savunmacılarının koruduğu insan şehirleri
bile onların gücüne boyun eğdi. İlk olarak Planisad düştü ve haliyle
yiyecek kaynakları azaldı. Daha sonra Brisbia ve Arrdeam düştü. Güçlü
barbar krallık Hellsgarem bile ayakta duramadı. Düşmesine izin vermeyip
kendi şehirlerini kendileri yaktılar. Bazı hayatta kalanlar Buegrants'in
gemileriyle kendi şehirlerini terk edip, deniz yoluyla El Morad'a
kaçtılar.

El Morad'ın yöneticisi Kral Manes sığınmacıları ön yargı yapmadan aldı.
Hali olanlara da orduda yer verildi. Yeni savaşçılar yetiştirildi,
saldırı başlamadan, malzemeler getirildi, silahlar yapıldı ve zırhlar
parlatıldı. El Morad'ın vatandaşları şehirlerinin düşürülmesine izin
vermemeye kararlıydı ve daha önce başka şehirlerden kaçıp gelenler bu
şehirdekilere tamamen sağdıktılar. Zaten El Morad düşürülürse gidecek
başka yerleri de yoktu. Bazı olaylarla birlikte, önemsiz El Morad
insanoğlunun en son tutunduğu güçlü yer olarak kaldı. Eger düşerse
insanoğlunun var oluşu duracaktı.

Kazanılan ilk güvenden sonra, saldırılar zaman, sıra, ve düzen
gözetmeksizin yapılmaya devam etti. Yedi uzun yıl savaştılar ve yedi
uzun yıl Kral Manes çektikleri eziyete karşı sağır kulak ve kör göze
dönen tanrılara dua etti. Tarihin onların çektiği eziyeti biraz daha
ileriye götürmesine rağmen, kahramanlarımız ilk iki yıl sonrasında,
saldırılara alıştılar ve kendilerini geliştirdiler. Başarıya
gidiyorlardı. Duvarlarının güvenliğinin dışına çıkmaya bile cesaret
ettiler. Metal için şehirin arkasındaki dağlara tünel kazdılar. Silahlı
birlikleri ormana göndererek tahtalar topladılar. Yiyecek bulmak
karşılaştıkları ilk sorun olarak öne çıktıysa da, nüfusu dağ içlerine ve
yer altına kaydırarak yeterli ölçüde ekip biçilecek arazi elde
ettiler...

Üçüncü yıl, yetenekli ve tecrübeli savaşçılar bu canavarları avlamaya
başladılar. Küçük sayılar halinde seyahat eden bu birlikler zayıf
yaratıkları ve diğerlerinden çok ayrı kalmış canavarları bulup
öldürdüler. Bu savaşçılar geriye macera ve ihtişamin hikayelerini
getirdiler. Daha sonra bu birlikler kendilerini organize ederek Pianna
Şövalyeleri'ne dönüştüler. El Morad'dan ayrı yaşadılar ve hayatlarını
işlerine adadılar. Hatta içlerinden bazıları sihir ve iyileştirme
sanatlarını öğrendiler. İnsanlar olumlu olunca unutulmuş olan sanatlardı
bunlar.

Yedinci yılın son gecesi, sıradışı bir şey oldu. El Morad üstüne kırmızı
yağmurlar yağmaya başladı. Yeşil bir sis bulutu yakınlaştı. Yıllar
sonra ilk defa bir alarm verildi, herkes kapılara koştu ve bir çok kişi
korkuyordu.

Kral Manes onu kimin dinlediğinden habersiz dua etti. Bu kez ona cevap
veren Cypher olmuştu.

Kral Manes "Çok uzun süredir dua ettiğim sendin. Neden şimdi cevap
veriyorsun?" diye sordu. Tanrılar şu ana kadar hiç cevap vermemişlerdi
ve birçok kişi varlıklarından şüphe duymaya başlamıştı.

"Gerek yoktu." diye bir cevap geldi.

"Hergün bir insanım ölüyor, bundan daha büyük bir gerekçe mi var?"

"Gerek yoktu."

Kurtuluşu görmek için kararlı olan kral, "Senin her şeye gücün var, her
şey düzene girecek, bizler senin hizmetkarlarınız." dedi.

"Hizmetkarlar doğan sonuçlardan muaf değildir. Bugün kendimi size
gösteriyorum, son yakındır. Bu yoketmeyi ben istemedim, benim gücüm bunu
başlattı ve bunu itiraf etmek beni mutlu ediyor."

Kral kızarak "Sen bir tanrı olabilirsin Cypher, fakat kimsenin
moralimizi bozmasına izin vermeyeceğiz!" dedi. Kral ayağa kalktı ve
kılıcını çekerek sesin geldiği yöne doğru yükseltti. "Eğer bize yardım
etmeyeceksen, sonumuza beraber gideriz!" dedi.

Fakat Cypher o sırada zaten gitmişti.



~


Bir meclis üyesi terini silerek "Yapabilecek bir şeyler olması lazım."
dedi. Bu arada başka biri de esnememek için kendini zor tutuyordu.
Cypher göründüğünden beri bir gün olmak üzereydi ve bütün lord ve
liderler bu konuyu bir gece öncesinden beridir tartışıyorlardı.

Planisadian Lord'larından biri ayağa kalktı ve yaklaşan yeşil sisten
kurtulma niyetini yineledi. Keşifçilerden hiç kimse geri dönmedi ve o
ilk olarak bunun bir kurtuluş sesi olduğuna inandı, fakat sonra
tekrardan durumu değerlendirdi. Herkesin buna inanması günler sürerdi ve
zaman zaten kısalmaya başlamıştı.

Fazlaca cesaretli Erenion "Hayır, burda kalıp savaşır, Cypher'ı
öldürürüz ve tekrardan eski iyi halimize döneriz." dedi. Elini yayına
kaydırdı ve az daha kadehini doldurmakta olan yorgun hizmetkarı yere
indiriyordu. "Yeterince kaçtık!"

Mecliste gürültü vardı, bu ilk defa birinin önerdiği bir şey değildi ve
tek çözüm olduğunu herkesin bilmesine rağmen, bir tanrıyla savaşmaya
isteksizdiler. Biri "Deli misiniz? Cypher bir tanrıdır!" diye bağırdı.

"Burada kalacağız fakat savaşmayacağız."

Oda sessizliğe büründü. Kalıp savaşmamak nasıl olurdu? O zaman ne
yapılması gerekirdi? Sadece ölmek mi? Bazıları kralın bazı şeyleri
hissedebildiğini düşündü. Birçok kişinin majestelerinin tanrı Cypher'la
konuştuğuna inanmak için ikna edilmeleri gerekiyordu...

"Pianna Şövalyelerini gönderin."


~


Pianna Şövalyeleri, bütün nüfusun tezahüratları arasında kale kapılarına
doğru girdiler. Efsanevi kahramanlar buradaydı işte, onların hepsini
kurtarabilecek olanlar. Yeni yapılmış zırhları ve parlatılmış
kılıçlarını kuşanmış olarak hikaye kitabı kahramanları gibi gözüktüler.
Onları gören hiç kimse yenilebileceklerini düşünemezdi.

İki yüz kadar güçlü asker Cypher'ı aramaya koyuldular. Efsane onun
yüzyıllar önce camdan bir abide yaptığını ve onun yanında yaşadığını,
ilk takipçilerinin onun hizmetkarlığını yaptığını söylüyordu...

Sadece çocuklara anlatılan hikayeler rehberliğinde, Pianna Şövalyeleri
el değmemiş arazilere girdiler ve şu anda harabeye dönmüş olan en
çapraşık insan yerleşiminden daha öteye gittiler. Ormanda hangi
yaratıkla karşılaştılarsa öldürdüler fakat onlar sayıca çok az ve
birbirlerinden uzaktı. Sanki birbirlerinden uzağa serpiştirilmiş
gibiydiler.

Bir gece yorgunluktan bitkin düştüler ve her biri uyuya kaldı.

İnsanların olduğu vadinin yanındaki yerlerin hayalini kurdular. Ve ilk
olarak, yarı bilinçli halleri onları memnun etti çünkü varış noktasına
geldiklerini düşünüyorlardı. Fakat rüyaları yakınlaştıkca, insanların
yüzündeki ümitsizligi gördüler, bir parça bile mutluluktan yoksun, ruhen
ne kadar yorgun olduklarına baktılar. Burası barış dolu bir yer olduğu
için anlayamadılar. Çok karışık olmayan gök kuşağı cenneti yükseldiğinde
bir ışık abidenin camına çarptı. Ne olduğunu kavradılar, Cypher'ın
mağarası buradaydı ve insanlar onun taparcasına sevenleri değil sadece
köleleriydi. Onların bilinci abideye doğru döndü. Bu abide sanki ışık
yokmuş gibi onu emen kara bir taştan bir yapıydı. Daha yakına
sürüklendiler, ancak yapıya yaklaştıklarında, onlara bir elden çok
testere gibi görünen şey görüşlerini engelledi.

Rüya sona erdi fakat sabaha kadar kımıldamadılar...

Pianna Şövalyeleri gördüklerini sorun etmediler ve kararlılıkları hiç
azalmadı. Fakat onların bilgisi artık limitsizdi. Sanki biliyormuşcasına
batıya doğru gidiyorlardı. Akıllarında ve kalplerinde çoktan beri
unutulmuş duayı tekrar ediyorlardı:


Biz senin çocuklarınız,
Çoktan beri unutulsak da,
Çoktan beri unutulsak da,
Bizi terk etme.


Batıya doğru rüzgar gibi atlarını sürdüler. Günlerce atlarının üstünde;
ne onlar ne de atlar açlık ya da yorgunluk hissetti. Günlerce yol
katettikten sonra bir şey gördüler. Bir abide, tıpkı bir elmas gibi çok
uzaklardan parıldıyordu. Rüyalarında bunu görmüş olsalar bile, gene de
bu muhteşemliğe önceden hazır değillerdi. Atlarından bir tanesinin
kişnemesiyle ilk şaşkınlığı üzerlerinden atıp tekrar yollarına devam
ettiler.

Ertesi günün sabahında, geçişi olmayan bir engelin yollarına çıktığını
farkettiler ve abideye ulaşmalarına çok az kalmıştı. İleride hiç bir şey
görünmüyordu ve atlar bu görünmeyen çizginin ötesine geçmek
istemediler. Bazı şövalyeler atları ilerlemeleri için zorlamalarına
rağmen bu çabalarında başarısız oldular. Yaklaştıkça, o bölgeye geçiş
tutkuları sanki kaybolmuş gibiydi.

Öğleye kadar kimse ilerleyememişti fakat arazide bir değişim başlıyordu.
Onları saran orman ve çimen sanki gördükleri bir hayalmiş gibi yok
oluverdi. Yer çok çabuk bir şekilde kupkuru oldu ve çatlamaya başladı.
Bir anda üstünde oldukları yer yarıldı ve hepsi içine düştü. Bu düşmeyle
birlikte bir çok kişi yaralandı ve bazıları da öldu. Hayatta kalan
şövalyeler kendilerini bir anda daha önce çarpıştıkları bütün
canavarların arasında buldular. Hatta şövalyeler hiç görmedikleri bazı
canavarlarla bile karşı karşıya kalmıştı.

Cypher ayakta dururken neredeyse yukarıdaki sarkıtlara değecekmiş gibi
duruyordu. Onu hiç tanımasalar bile aradıkları varlıkla karşı karşıya
olduklarının bilincine varmışlardı.

Bir işaretle Pianna Şövalyeleri kendilerini her yönden kuşatılmış
buldular. Kalkanlardan bir çember oluşturacak şekilde hizalandılar ve
yaralıları ve iyileştiricileri korumak için ellerinden gelenin en
iyisini yaptılar. Şövalyeler savaşta çok yetenekliydi. Sadece bir
kardeşleri kayıp verirken düşman on kayıp veriyordu. Fakat savaş onları
iyice yorduktan sonra, sayıları ciddi bir şekilde azalmıştı. Zaten
düşman saldırıları da duracağa benzemiyordu..

Şövalyelerin sayısı elliden daha da azaldığında, canavarlar kuşatmayı
durdurdu. Geri çekildiler ve Cypher ileri geldi. İlk defa onu bu kadar
yakından görünce şövalyeler Cypher'ın kim olduğunun farkına vardılar.
Devasa şeklinin yanında, sadece yaşlı birinden biraz daha iyi
gözüküyordu. Bekledikleri o hiddetli tanrı karşılarında değildi.

Alay edermişcesine, "Pianna Şövalyeleri hoşgeldiniz. Yoruldunuz galiba."
dedi.

Şövalyeler cevap vermediler. Onun yerine kılıcı çekili olanlar bir hedef
seçip kılıçlarını bu hedefe sapladılar. Sihir sanatını kullanabilenler
güçlerini açığa çıkartıp ateş ve yıldırımla önlerine kim çıkarsa
saldırdı. Saldırı çok acımasızdı ve Cypher, bir kaç yüz canavarın
ölümünü sadece izleyebilmekle yetiniyordu. Şövalyeler verdikleri
kayıplara rağmen artık her şey tamamen bitmemişti. Önlerine çıkabilecek
tek bir yaratık kalmamıştı. Hala yaşayan canavarlar feci bir şekilde kan
kaybediyorlardı. Şövalyeler Cypher'ı çevreledi. Bir tanrıyı sırf
fiziksel güçleri ve bildikleri yetersiz büyülerle yenmek imkansızdı.
Cypher bunu bildiğinden dolayı korkmuyordu. Daha önceden ölen ya da
yaralanan şövalyeler hareket etmeye başlamıştı. Tekrardan ayağa
kalkabileceklerdi fakat kimseyi eskisi gibi kardeş ya da arkadaş olarak
görmeyeceklerdi

İlk zombiler sertleşmiş parmaklarını düşmüş olan kılıçlarına
yaklaştırırken, ateşten kelimeler yaşayan şövalyelerin aklını yakıyordu.
Sebebini bilmeden, daha önce tekrarladıkları duayı söylemeye
başladılar:


Biz senin çocuklarınız,
Çoktan beri unutulsak da,
Çoktan beri unutulsak da,
Bizi terk etme.


Ölüp tekrar ayağa kalkanların sayısı artıyor ve silahlarını
kuşanıyorlardı. Pianna Şövalyeleri hayatlarında hiç bir zaman böylesine
korkuyu ve umudu aynı anda hissetmediler. Ve devam ettiler:


Biz senin çocuklarınız,
Çoktan beri unutulsak da,
Çoktan beri unutulsak da,
Bizi terk etme.


Bu kelimelerin sesi mağarada daha da şiddetlenerek yankılanıyor, eski
duvarlarda tekrar duyuluyor ve sarkıtları sallandırıyordu. Bu dualar
devam etti:


Seninle tekrardan birlikteyiz,
Bizi duyabilirsin,
Yalvarışımızı dinle.


Cypher onların acınası duasını önemsemedi ve üzerlerine güçlerini tekrar
ateşledi. Mağaranın tavanı kahramanların başına çökmeye başlamış ve bir
çok kişi düşen granitler yüzünden hayatını kaybetmişti. Şövalyeler
tereddüte düşmüşlerdi:


Bu son,
Geri dönmek istiyoruz,
Evinde bizi memnuniyetle karşıla.


Cennetlerden gelen bir ışık yıldırım gibi çarptı. Yaratıcı Logos,
geçmişten geleceğe, nesilden nesile aktarılan kurtuluş dualarıyla
güçlenmiş muhteşem okundan yayılan enerji sayesinde bir şimşek yarattı.
Bu şimsek bulutları ve mağaranın tavanını delerek geçti ve korkmuş olan
Cypher'ı omuzundan vurdu. Logos'u kutsamayan herkesi kör edebilecek bir
ışıldamayla, Cypher yok edilmişti. O ise sadece intikam için son
çığlığıyla duvarları titretebildi..

"Bana acı çektiren herkes benim siyah kanımla lanetlenecektir."

O anda Cypher'ın haykırışını bastıran çok net ve sevgi ile dolu başka
bir ses daha duyuldu;

"Evinize hoşgeldiniz."


Bölüm IV: Cypher'ın Laneti

Cypher'ın aldığı yenilgiyle birlikte, yeşil bulut yükseldi ve zafer
sarhoşu Pianna Şövalyeleri, El Morad'ın tümünü bulmak ve kendilerinin
dönüşünü bekleyen kutlamalar için eve doğru ilerlediler. Yedi sene gibi
uzun süren bir savaş insanoğlunun zaferiyle sonuçlanmıştı.
Serüvenlerinin hikayeleri hızlıca El Morad'ın insanları arasında yayıldı
ve çok kısa bir süre de tanrı Logos'a adanan tapınaklar inşaa edildi.

Hüküm süren barışla birlikte insanlar şehir dışında risk almaya
başladılar. İlk olarak bir zamanlar onları koruyan hasarlı duvarlar ve
siperlerin hemen ötesinde küçük çiftlikler belirmeye başladı. Sonra her
türden ekin yetiştiren tarlalar ve tarımı destekleyen köyler boylu
boyunca hızla çoğalmaya başladı.

Tanrı Logos'un kutsaması ile hepsi de başarıyla gelişti. Fakat barış El
Morad'ın topraklarında çok uzun sürmedi.

Zaman ilerledi ve El Morad'ın topraklarında yeni bir hayata başlayan
şövalyeler Cypher’ın siyah kanını taşıyan çocuklar dünyaya getirdiler.
Siyah kanın içerisindeki şeytan, insanlar arasında hastalığa yol açtı ve
bela kısa sürede krallığı sardı. İnsanlar bu hastalığın sebebini
öğrendiklerinde öfkeliydiler. Bazı çocuklar vahşi hayatın içine
bırakıldılar. Bazıları da karanlığın içinde ve lağımlarda, insanların
gözünden uzak yaşamaya zorlandı. İnsanlar bu lanetli, ork işaretleriyle
doğan çocuklara Tuarek adını verdi.

El Morad'ın papazları Tuarekler’i tuttu ve onları şeytani işaretlerinden
arındırdı. Hiçbir şansları olmayan Tuarekler, El Morad’da esir olarak
yaşamakla yetinmek zorunda kaldılar.

Kısa sürede Tuarekler’in arasından bir lider ortaya çıktı ve onları
korkusuz ve utanmasızca el değmemiş vahşi bölgelere yönlerdirdi. Onlara
dövüşme tekniklerini ve bu ortamda hayatta kalma yollarını öğretti. Bu
kişinin adı, kahraman ve Tuarek’in ruhsal lideri olan Zignon idi. Zignon
şeytani yandaşlarına kuzeyi göstererek liderlik etti. Yol boyunca
Patoslardan kalan askerler ve kendilerini kovalayan El Morad
askerleriyle sık sık savaşmak zorunda kaldılar. Üç yıl boyunca açlıktan
ölerek ve soğuktan kırılarak Zignon’u vahşi topraklara doğru izlediler
ve dünyanın sonu olarak söylenen Eslant dağını geçtiler. Dağın
üzerindeki düzlüğün üzerindeki yer Luferson Kalesi idi ve bu yer
Cypher’ın yıkımına başlanan yerle aynı idi. El Morad askerlerine karşı
güvenli olduğu için Zignon, krallığını Luferson Kalesi’nin etrafında
kurdu. Krallığına Karus’un ülkesi adını verdi.

Fakat birçok Tuarek'in şeytani işaretleri El Morad’ın papazı tarafından
ellerinden alındığı için sert buzlarla kaplı arazilerde yaşamak için çok
zayıf kaldılar. Bir çok Tuarek sert iklim koşullarına dayanamadıkları
için öldü ve onları bu topraklara yönlendirdiği için Zignon’a kızmaya
başladılar. Zignon Turekler'i kurtarması için Logos a dualar etti fakat
Logos yanıt vermedi. Her nasılsa tanrı Diez kendisine dua edenlere cevap
verdi.

Buna bağlı olarak Zignon ruhunu, insanları adına Diez'e sattı ve şehrin
ortasına kötülüğe adanan bir tapınak kurdu. Kendisine kötülüğün kurban
edilmesi emir verildi. Bu da eski zamanlardan kalan bir labirentin
hakimi, Görgon'un kafasıydı. Zignon elindeki en güçlü savaşçısı olan
Kukleen'i Görgon'un kafasını kesmesi ve Luferson Kalesi’ne getirmesi
için kıtanın batıdaki en son noktası olan Kukleen'a gonderdi. Kafa
tapınağa yerleştirildikten hemen sonra güçlü şeytani kuvvetler kaleden
akmaya başladı ve Tuarekler'in bedenlerinden alınan kötülük işaretleri
geri geldi...

Öncesinden daha güçlü olan Tuarekler kıta boyunca yayılmaya ve El
Morad'ı bir kez daha tehdit etmeye başladı. İmparatorluğun 492. yılı
içinde, El Morad Karus'un şeytani güçlerinin daha fazla yayılmasını
önlemek için, şehrin ortasına tapınak inşaa etti ve gruplar dolusu
şövalyeleri organize ederek Karus'a karşı savaş ilan etti.

Karşı önlem olarak Zignon, El Morad'ı devirmek ve geçmişteki kötü
muamele ile zulümün öcü için yemin etti. Savaş, arazi için değil yaşamak
için 200 yıl sürdü.

Böylelikle sonsuz savaş başlamıştı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Knight Online Hikâye
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Bedava En İyi 10 Online Video Çevirici
» FunkFumt2 swde npc yok
» lilo ve stitch oyunları
» 00000000'dan Rogue Taktikleri Asasıan Playerlerine Özel

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Oyun Bölümü :: Knight Online-
Buraya geçin: